Kategori: Makaleler

3d illustration of laptop computer locked by key, isolated over white

Kişisel Verilerin Korunması

Kişisel veri; bireyin şahsi, mesleki ve ailevi özelliklerini gösteren, o bireyi diğer bireylerden ayırmaya ve niteliklerini ortaya koymaya elverişli her türlü bilgi anlamına gelmektedir. Henüz kabul edilmeyen Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı m.3/1-ç’de, belirli veya kimliği belirlenebilir gerçek ve tüzel kişilere ilişkin tüm bilgiler kişisel veri olarak tanımlanmıştır.

“Kişisel Veri” Kavramı

Örneğin; bireyin yaşadığı sağlık sorunları, hekimi ile arasındaki münasebetleri, hastalığının ne olduğu, kullandığı ilaç, kendisine uygulanan tedavi, vücut özellikleri, tahlil ve sair tetkiklerin sonuçları “kişisel veri” kapsamına girer. Tasarının geniş tanımına göre; kişi ile ilgili her türlü bilgi, bu kapsamda kişinin telefon numarası, parmak izi, avuç içi taraması, biyometrik kimliği, ev veya iş adresi, T.C. kimlik numarası, hastane, banka, nüfus ve adli sicil kayıtları, alışveriş yaptığı yerler ve tercihleri, siyasi görüşü, dini inancı, siyasi parti ve sivil toplum örgütlerine üyeliği, sosyal faaliyetleri, aile yapısı, cinsel hayatı kişisel veri sayılmalıdır. Biz de, demokratik hukuk toplumu olmanın, kişi hak ve hürriyetlerinin ön planda kabul edilmesinin ve “hukuk devleti” ilkesinin bir gereği olarak, “kişisel veri” kavramının geniş anlaşılmasını, sınırlanması yerine öncelikle korunmasını savunmaktayız.

“Özel Veri” Niteliğindeki Kişisel Verilerin Korunması

Kişisel veri, ortada bir hukuka uygunluk sebebinin var olması şartıyla bir kütüğe veya sicile kaydedilebilir, bir sistemde veya yerde toplanıp saklanabilir ve bu kayıtlar, zorunlu hallerde meşru amaçlar için kullanılabilir. Kişisel verilerin kayıt altına alınması ve kullanılması keyfi olamayacağı gibi, yetkisiz kişiler de kişisel verileri toplayamaz, elde edemez ve kullanamaz.

Esas olan, bireye ait bilgilerin herhangi bir ortamda kayıt altına alınmamasıdır. Aksi halde bu durum, 1982 Anayasası’nın 17. maddesi ile güvence altına alınan kişi dokunulmazlığını, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkını, esas olarak da 20 ila 22. maddelerde düzenlenen özel hayatın gizliliği ve korunması hakkını ihlal edecektir.

13.05.2010 tarihinde yürürlüğe giren 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyet Anayasası’nın Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun’un 2. maddesi ile Anayasanın 20. maddesine bir fıkra eklenmiştir. Kişisel veri, Anayasanın açık bir hükmü ile özel hayatın gizliliği ve korunması hakkı kapsamında güvence altına alınmıştır.

Anayasa m.20/3’e göre, “Herkes, kendisi ile ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığı öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızası ile düzenlenir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir”.

Bu hükmün gerekçesine göre ise, “Anayasada kişisel verilerin korunmasına ilişkin dolaylı hükümler bulunmakla birlikte yeterli değildir. Mukayeseli hukukta ve tarafı olduğumuz uluslararası belgelerde de kişisel verilerin korunması önemle vurgulanmaktadır. Maddeyle, herkesin kendisi ile ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı, anayasal bir hak olarak teminat altına alınmaktadır. Bu bağlamda, bireylerin kendilerini ilgilendiren kişisel veriler üzerinde hangi hak ve yetkilere sahip olduğu ve kişisel verilerin hangi hallerde işlenebileceği hükme bağlanırken, kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usullerin kanunla düzenleneceği öngörülmektedir”.

Kişisel verilerde, “nasıl sınırlayabilirim” değil, “nasıl daha fazla koruyabilirim” mantık ve anlayışı ön plana çıkmalıdır.

kişisel verilerin korunması kanunu

Kişisel verilerin dokunulmazlığı ve korunması hakkının sınırlanması, kısmen veya tamamen bu hakkın kullanımının durdurulmasında, Anayasanın 13 ve 15. maddelerinde gösterilen çerçevenin dışına çıkılamayacağını belirtmek isteriz.

 

Anayasa m.13’e göre, “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz”.

Görüleceği üzere maddede, bir hak ve hürriyete ilişkin sınırlama getirilebilmesinde öncelikle o hak ve hürriyeti düzenleyen Anayasa hükmünde özel bir sınırlama sebebinin varlığı aranmaktadır. Bu olmadığı takdirde, temel hak ve hürriyetin kanunla sınırlandırılabilmesi de mümkün değildir.

Anayasa m.20/3’de, kişisel verilere nasıl müdahale edileceğini değil, kişisel verilerin mutlak korunmasını öngörmektedir. Hükümde, kişisel verilerin ancak bireyin açık rızası ile işlenebileceği, kişisel verilerin nasıl korunacağına ilişkin esas ve usullerin kanunla düzenleneceği ifade edilmiştir. Anayasa hükmünde, kanunla öngörülen hallerde kişisel verilerin işlenebileceği belirtilmesine rağmen, “sonuç” olan bu uygulamaya dayanak olabilecek özel sınırlama sebeplerine yer vermediği görülmektedir.

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İHAS’ın) “Özel ve aile hayatına saygı hakkı” başlıklı 8. maddesinin 1. fıkrasına göre, “Herkes, özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmalarına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir”. Bu hükümde geçen “özel hayata saygı hakkı”, beraberinde kişisel verileri de kapsamaktadır.

8. maddenin 2. fıkrasında; “Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasa ile öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin iktisadi refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için alınması gereken tedbirler bakımından mümkün olabilir.” hükmünü öngörmüştür.

Anayasa m.11, 13 ve 20/3 bu kadar net hükümler taşırken, kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usulleri düzenleyen kanunun olmadığı bir durumda, insanların kişisel verilerinin kayıt altına alınmasını sağlamaya yönelik uygulamanın hukuka aykırılığı tartışmasızdır. Bu tür bir aykırılığın sonuçlarının olumsuz etkisi, sadece kişisel verileri bireylerin açık izni olmaksızın toplayan kamu görevlilerine ait olmaz. Bu sorumluluk aynı zamanda kişisel verileri veren ve verilmesine aracılık edenlere de ait olur.

Anayasa m.20/3’e göre, sadece “kişinin açık rızasıyla” kişisel verilerin işlenmesinin, yani kaydedilmesinin mümkün olabileceği ileri sürülebilir. Bu görüş eleştiriye açıktır. Çünkü yukarıda ifade ettiğimiz gibi kişi hak ve hürriyetleri, Anayasa m.13 gereğince yalnızca kanunla sınırlandırılabilirler. Şu an itibariyle kişisel verilerin korunmasına ilişkin bir kanun yürürlükte olmadığından, bireyin onayı olsa dahi, kişisel verilerinin işlenmesi hukuka aykırı olacaktır. Hatta Anayasa hükümlerine göre, hangi gerekçe ile olursa olsun bireyin açık rızası olmaksızın kişisel verilerin kaydedilmesi kanunla bile mümkün gözükmemektedir.

Bununla birlikte, Anayasa m.90/5 uyarınca iç hukukumuzda bağlayıcı bir uluslararası sözleşme olan, Anayasaya aykırılığı dahi iddia edilemeyen, kanun ile kişi hak ve hürriyetlerine ilişkin uluslararası sözleşmenin aynı konuda farklı hükümler içermesi halinde uluslararası sözleşme hükümleri esas alınacağından, İnsan Haklar Avrupa Sözleşmesi’nin “Özel ve aile hayatına saygı hakkı” başlıklı 8. maddesinin 2. fıkrasının dayanak alınabileceği ve bu hükümden hareketle kişisel verilerin işlenebileceği ileri sürülebilir.

Hatta “kişisel verilerin korunması” kavramı “Özel hayatın gizliliği” başlıklı Anayasa m.20’de düzenlendiğinden, Anayasa m.20/2’de öngörülen özel sınırlama sebeplerinin kişisel verilerin sınırlanmasında da uygulanabileceği savunulabilir. Buna göre kişisel veriler ancak; milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık, genel ahlak veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden birisi veya birkaçına bağlı olarak hakim kararına veya yine bu sebeplerle gecikmesinde sakınca bulunan hallerde kanunla yetkili kılınan merciin yazılı emri ile kayıt altına alınabilir veya kullanılabilir.

Sonuç olarak; ortada henüz kişisel verilerin korunmasına ilişkin özel bir kanunun bulunmadığı, kişisel verilerin Anayasa m.13’e göre sınırlandırılabilmesi için Anayasa m.20/3’de özel sınırlama sebeplerine yer verilmediği, bununla birlikte “kişisel veri” kavramının özel hayatın gizliliği ve korunması kapsamında düzenlenmesi nedeniyle Anayasa m.20/2’de tanımlanan özel sınırlama sebeplerinin kişisel veriler açısından da uygulanabileceği, hatta bu konuda İHAS m.8/2’nin de dayanak alınabileceği, bu noktada Anayasa m.13 ve İHAS m.8/2’de öngörülen ölçütlere uyulması gerektiği, esas itibariyle Anayasa m.20/3’de özel sınırlama sebeplerine yer verilmesi gerektiği halde bu konunun eksik bırakıldığı, Anayasa m.20’de düzenlendiği yer itibariyle de karışıklığa yol açtığı, fakat bunun kişisel verilerin korunmasına kanunla istisnai sınırlamalar getirilmesine engel teşkil etmeyeceği, ayrıca kanunda yazılı olmasa da kişinin açık rızası ile kişisel verilerin korunması hakkının sınırlanabileceğine, ancak bunun “ilgilinin rızası” adlı hukuka uygunluk sebebi kabul edilmesi gerektiğine dair tespit ve gerekçenin mutlak doğru olmadığı, bizce normlar hiyerarşisinin tepesinde olan Anayasa m.13, Anayasa m.20/2 ve İHAS m.8/2’e uygun düşecek şekilde kişinin rızası olsun veya olmasın hangi sebep, durum ve şartlarda istisnai olarak kişisel verilerin kayıt altına alınıp kullanılacağına dair yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğu ifade edilmelidir.

Kişisel verilerin hukuka aykırı şekilde kaydedilmesi, saklanması, verilmesi, ele geçirilmesi veya kullanılması; Türk Ceza Kanunu m.135, 136, 137 ve 138’de suç sayılmış olup, aynı Kanunun 139. maddesine göre de bu suçların soruşturulup kovuşturulması şikayete bağlı değildir. Bir başka ifadeyle, bu suçların işlendiğine dair basit şüpheye ulaşan cumhuriyet savcısı tarafından mağdurun şikayeti olsun veya olmasın, mağdur sonradan şikayetinden vazgeçse bile doğrudan soruşturma başlatılacak, yeterli delillere ulaşılması halinde de şüpheli hakkında kamu davası açılması için iddianame düzenlenecektir. TCK m.140’a göre, suçların tüzel kişi yararına işlenmesi halinde, tüzel kişiyi temsil eden gerçek kişinin cezalandırılması yanında tüzel kişiye de TCK m.60 uyarınca güvenlik tedbiri uygulanabilecektir.

TCK m.135 ila 138’de tanımlanan suçların kasten işlenmesi gerekir. Kanun koyucu, kişisel verilerin korunması amacıyla taksirle işlenen suç tanımı yapmadığından, kişisel verilerin korunmasında, saklanmasında veya imha edilmemesinde tedbirsiz, dikkatsiz, özensiz, meslek ve sanat kurallarına uygun davranmayanların cezai sorumluluğu bulunmamaktadır. Esasında bu bir eksikliktir. Ceza Hukukunda asıl kusur kast olup, taksir ancak kanunla öngörüldüğünde sorumluluğa yol açar.

Bilgiye, istihbarata ve kişisel verilere ulaşmak günümüz şartlarında çok kolaylaşmıştır. Bilim ve tekniğin sağladığı kolaylıkların nimeti olduğu kadar birçok külfeti de bulunmaktadır. Bunun için kişisel verileri; görevleri, meslek veya sanatları gereği öğrenen, toplayan, bir yerde saklayan, koruması ve başkaları ile paylaşmaması gereken kişilerin taksir derecesinde ceza sorumlulukları da tanımlanmalıdır.

Prof. Dr. Ersan Şen

internet-santaj

İzinli Çekilen Görüntüyü Dağıtana Ceza

Yargıtay 12. Ceza Dairesi, evli sevgilisinin bilgisi dahilinde çıplak görüntü ve fotoğraflarını, rızası olmadan farklı kurumlara gönderen sanığa verilen beraat kararını bozdu.

Aydın’da sekreter bir kadın, boşanma davası açtığı kocasıyla ayrı yaşamaya başladı. Bu dönemde, aynı iş yerindeki bir arkadaşıyla ilişki yaşayan kadın bir süre sonra eşiyle barıştı ve boşanmaktan vazgeçti.

Sevgilisiyle birlikte olduğu sırada özel görüntülerini çekmesine izin veren kadın, kocasına dönmesinin ardından sevgilisinin tehditleriyle karşılaştı.

Kadının sevgilisi, “Aydın’ı terk edin sizi burada yaşatmam. Elimde çıplak görüntülerin var gerekirse internet yoluyla yayınlarım. Ayrıca, genel müdürlüğe kadar görüntüleri gönderirim” gibi sözlerle rahatsız etmeye başladı.

Kadının şikayetçi olması üzerine sanık hakkında dava açıldı. Aydın 2. Asliye CezaMahkemesi’nde görülen davada, sanığa 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) “şantaj” suçunu düzenleyen maddesi uyarınca hapis cezası verildi.

Sanık, kişisel verilerin kaydedilmesi, verileri hukuka aykırı verme veya ele geçirme suçlarından ise beraat etti.

Daire kararı

Kararın temyiz edilmesi üzerine dosya Yargıtay 12. Ceza Dairesi’ne geldi.

Sanık hakkında kişisel verilerin kaydedilmesi suçundan verilen beraat hükmüne yönelik temyiz istemlerini inceleyen daire, beraat kararını onadı.
TCK’nın 135. maddesinde düzenlenen kişisel verilerin kaydedilmesi suçunun oluşabilmesi için belirli veya belirlenebilir bir kişiye ait her türlü bilginin hukuka aykırı kaydedilmesinin gerektiği vurgulandı.

Kararda, şöyle denildi:

“Bir özel hayat görüntüsü veya sesinin ‘kişisel veri’ olduğunda kuşku bulunmamakta ise de kişinin özel hayatına ilişkin görüntüsü ya da sesinin bilgisi dışında, resim çekme veya kaydetme özelliğine sahip aletle belli bir elektronik, dijital, manyetik yere sabitlenmesi eyleminin TCK’nın 134/1. maddesinin 2. cümlesinde tanımlanan özel hayatın gizliliğini ihlal suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, kişinin özel hayatına ilişkin görüntü, fotoğraf ya da sesin TCK’nın 135. maddesi kapsamında kişisel veri olarak kabul edilemeyeceği, iddiaya konu olayda mağdurenin çıplak vaziyetteki görüntü ve fotoğraflarının kaydedilmesi eyleminin kişisel verilerin kaydedilmesi suçunu oluşturmayacağı, çekimin mağdurenin bilgisi ve rızası kapsamında gerçekleşmesi nedeniyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun da oluşmadığı anlaşıldığından yapılan yargılama sonunda sanığa yüklenen suçun yasal unsurlarının oluşmadığı gerekçeleri gösterilerek mahkemece kabul ve takdir kılınmış olduğundan hükmün isteme uygun olarak onanmasına karar verildi.”

Şantaj değil, tehdit

Daire, sanık hakkında “şantaj” suçundan verilen mahkumiyet kararını ise bozdu.

Kararda, mağdure, eşi ve sanığın aynı kurumda çalıştıkları mağdure ile eşi arasında boşanma davası açıldığı dönemde sanık ile mağdurenin arkadaşlık yaptıkları, bu süreçte mağdurenin çıplak görüntü ve fotoğraflarını elde eden sanığın, boşanmaktan vazgeçip resmi nikahlı eşiyle yaşamaya devam eden mağdureye Aydın’ı terk etmezse görüntü ve fotoğraflarını içeren kayıtlardan oluşan CD’yi çalıştıkları kurumun genel müdürlüğüne göndereceğini belirtip, “Aydın’ı terk edin sizi burada yaşatmam” şeklinde sözler söylediği belirtildi.

Olayda sanığın, kendisine veya başkasına yarar sağlamaya yönelik hareket ettiğine dair delil bulunmaması karşısında şantaj suçunun yasal unsurlarının oluşmadığı, eylemin bu haliyle genel kast ile işlenebilen “tehdit” suçunu oluşturacağı gözetilmeden suç vasfında yanılgıya düşülerek yasal ve yeterli olmayan gerekçelerle sanık hakkında şantaj suçundan mahkumiyet kararı verilmesinin bozma nedeni yapıldığı kaydedildi.

Özel hayatın ihlali

Yerel mahkeme kararının, sanığın TCK’nın 136/1. maddesinde düzenlenen “verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçu”ndan beraatına ilişkin bölümünü de bozan daire, verileri hukuka aykırı verme suçunun oluşabilmesi için belirli veya belirlenebilir bir kişiye ait her türlü bilginin başkasına verilmesi, yayılması ya da ele geçirilmesi gerektiği belirtildi.

TCK’nın 134/1. maddesinin 2. cümlesinde, özel hayata ilişkin görüntü ya da sesin taksirle ya da tamamen hukuka uygun elde edilmiş olsa dahi ilgilisi, bilgisi ve rızası dışında ifşa edilmesinin, yani yayılması, açığa vurulması, afişe edilmesi, ilan edilmesi, kamuoyuna duyurulması, aleniyet kazandırılmasının özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturduğu vurgulandı.

Kararda, bir özel hayat görüntüsünün, içeriğini öğrenme yetkisi bulunmayan kişi veya kişilerin bilgisine sunulmasının, TCK’nın 134/2. maddesinde özel hayatın gizliliğini ihlal suçu olarak düzenlendiği hatırlatıldı.

Dosya içeriğine göre sanığın, mağdurenin bilgisi dahilinde çıplak vaziyetteki görüntü ve fotoğraflarını kaydedip elde ettiği kayıtlarla oluşturduğu CD’leri mağdurenin rızası olmadan değişik zamanlarda farklı kurumlara göndermek fiilinin TCK’nın 134/2. maddesi kapsamında değerlendirilmesi yerine, yasal ve yeterli olmayan gerekçelerle sanık hakkında beraat kararı verilmesinin bozmayı gerektirdiği kaydedildi.

Kaynak

160240973-thinkstock-bosanma-ayrilik-mkl

Boşanma Davası İstatistikleri

Hukukçular arasında da öteden beri “caiz olan hukuki yollar içinde en sevimsizi” olarak görülmüştür. Evlilik birliği her zaman sakin, durgun ve huzur verici olmayabilir; bazen de acılar ve büyük mutsuzluklar yaşatır. İşte boşanma, bu mutsuzlukları sona erdirme yollarından biridir.
YÜZDE 9’U ANKARA’DA
2012 yılında Türkiye’de 123 bin 325 çift boşanmış. Bu boşanma davalarının 11 bin 83 adedi yani yaklaşık yüzde 9’u Ankara’da görülmüş ve karara bağlanmış. Medeni Kanun’a göre boşanma davaları, eşlerden herhangi birinin yerleşim yerinde ve eşlerin son olarak 6 ay boyunca oturduğu yerde açılabiliyor. Örneğin Ankara’da yaşarken, eşyalarını toplayıp Çorum’da oturan babasının yanına sığınan kadının isterse Ankara’da isterse Çorum’da boşanma davası açma hakkı var.
İLK BEŞ YILA DİKKAT
Atalarımızın “zararın neresinden dönülse kârdır” şeklindeki sözü, belki ticarette değil ama evlilikte kulağa küpe yapılmış anlaşılan: 11 bin 083 çiftten 4 bin 298’i yani yaklaşık yüzde 38’i evlilikte daha ilk beş yılını doldurmadan mahkemeye başvurmuşlar. Bunlardan 352’si evliliğin yürümeyeceğini daha da hızlı anlamış, henüz birinci yılı doldurmadan boşanmaya karar vermişler.
Ankaralıların ikinci favori boşanma dönemi ise evliliğinin 16. Yılında başlıyor: Bu gruptakiler, geçen yıl Ankara’da boşananların yaklaşık yüzde 26,5’ini oluşturuyor.
KRİTİK YAŞ 30-34 ARASI
2012 yılında boşanan erkeklerden 18 bin 670’i 25-29 yaş aralığında iken 27 bin 434’ü 30-34 yaş aralığında yer alıyor. 35 yaşından itibaren erkeğin boşanma ihtimali gittikçe azalıyor.
Kadınlarda ise boşanma ihtimali 25-29 yaş aralığı ile 30-34 yaş aralığında hemen hemen aynı. Boşanan 123 bin 325 kadından yaklaşık 25’er bini 25-29 ve 30-34 yaş aralığında bulunuyor. Bu yaşlardan itibaren kadınlarda da boşanma oranı azalıyor.
ANA NEDEN GEÇİMSİZLİK
Boşanmanın yüzde 99,37’sinin nedeni ‘geçimsizlik.’
Medeni Kanun’a göre, boşanma davası örneğin 161. maddeye göre zina, 164. Maddeye göre terk veya 166. Maddeye göre “şiddetli geçimsizlik” evlilik birliğinin temelinden çökmesi) sebepleriyle açılabiliyor.
Ancak verileri incelediğimizde bunun sadece teoride kaldığını görüyoruz: Geçen yıl gerçekleşen 11 bin 083 boşanma dosyasından sadece 2 tanesinde zina, 1 tanesinde eşin hayatına kast, 12 tanesinde terk ve sadece 1 tanesinde akıl hastalığı boşanma sebebi olarak belirtilmiş, 50 dosyanın ise sebebi kayıtlara geçmemiş.
Geriye kalan 11 bin 014 adedinde ise boşanma sebebi benim “torba madde” olarak adlandırdığım 166. Maddede düzenlenen “şiddetli geçimsizlik” olarak anlatılmış hâkime. Buna göre geçimsizliğin oranı yüzde 99,37 olarak hesaplanıyor. TÜİK’in verilerine göre eşini aldatmayan, dövmeyen, terk etmeyen, yüz kızartıcı suç işlese de eşi tarafından affedilen bir toplumda yaşıyoruz, ne mutlu bize. Tek kusurumuz ise bir aradayken geçinememek.
YÜZDE 2’Sİ OKUMA-YAZMA BİLMİYOR
Boşanan Kadınların yüzde 2’si okuma-yazma bilmiyor
İstatistiklere göre geçen yıl Türkiye’de boşanan 123 bin 325 kadından 2 bin 253’ü, erkeklerden ise 776’sı okuma-yazma bilmiyor. Okuma-yazma bilenlerden de 4 bin 222 kadın ile 2 bin 040 erkek ise bir okul diplomasına sahip değilmiş. Boşanan kadınların 32 bin 509’u lise, 16 bin 850’si yüksek öğrenim mezunu; erkeklerin 34 bin 095’i lise mezunu iken 19 bin 220’si yüksek öğretim diplomasına sahipmiş.
EŞLERİN EĞİTİM DÜZEYİ
Bu verileri incelerken karşılaştığım en ilginç veri ise şu oldu. Tüm ülkede boşanma davası açanlar içinde hiç okuma-yazma bilmeyen 776 erkeğin 18’i yüksek öğrenim diplomasına sahip bir kadınla evlenmiş. Okuma-yazma bilmeyen kadınlardan yüksek öğrenim diplomasına sahip bir erkekle evlilik yapanların sayısı ise 25.
Davaların sadece yüzde 22’si Bir Yıldan Uzun Sürüyor
Ankara’da açılmış 11 bin 083 davanın 6 bin 69’’u 4 aydan daha kısa sürmüş. Bir yıldan daha uzun süren dosya sayısı ise toplam 2 bin 453, bunlardan da sadece 318 tanesi 3 yıldan daha uzun sürmüş.
EVLİLİK AYI HAZİRAN
Geçen yıl Türkiye’de tam 603 bin 751 çift evlenmiş. Bunlardan 36 bin 191’i Ankara’mızda gerçekleşmiş. Ankaralıların yaklaşık yüzde 15’i Haziran ayında evlenmeyi tercih ederken, 4 bin 925 çift (yaklaşık yüzde 13) bahar ve yaz aylarını bekleyemeden Aralık-Ocak-Şubat aylarında dünya evine girmişler. Ankaralıların Haziran’dan sonra ikinci favori ayı ise Eylül olmuş.
DAHA DETAYLI VERİLER HAZIRLANMALI
Veriler incelendiğinde özellikle çocuklara ilişkin bilgi eksikliği göze çarpıyor. Boşanan ya da yeniden evlenenlerin kaç çocuklu olduğuna, çocukların yaşlarına, cinsiyetlerine, velayetin kime bırakıldığına, yine reddedilen boşanma dosyaları dair kapsamlı bilgiler TÜİK‘in elinde yok. Boşanmaların nedeni geçimsizlik gibi görünse de sayısal olarak patlama yaşayan “koruma-evden uzaklaştırma kararları” TÜİK’i yanlışlıyor. Boşanma kararını veren mahkemenin istenen tüm bu bilgileri işleyeceği bir formu doldurması ile çözüm rahatlıkla sağlanabilir.

Kaynak

s-c3dc1ced6955aa497890824231706c26a1e56e93

Uzlaşmacı ve Daha İleri Bir Toplum

Türkiye Barolar Birliği tarafından düzenlenen ”Türkiye’de Yeni Anayasa Çalışmaları” konulu panel yapıldı. Panelin açılışına, Danıştay Başkanı Hüseyin Karakullukçu, Danıştay Genel Sekreteri Mustafa Kökçam, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Ahmet İyimaya, Çanakkale Barosu Başkanı Av.Bülent Şarlan, Düzce Barosu Başkanı Av.Ali Dilber, Çanakkale Barosu önceki Başkanı Av.Tülay Ömercioğlu’nun yanı sıra çok sayıda avukat ve basın mensubu katıldılar.

Panelin açılış konuşmasını yapan Birlik Başkanı Coşar, aşağıdaki konuşmayı yaptı;

“Danıştay’ımızın Değerli Başkanı, Değerli Genel Sekreteri,
TBMM Adalet Komisyonu’nun Değerli Başkanı,
Değerli Milletvekilleri,
Türkiye Barolar Birliği’nin Değerli Başkan Yardımcıları ve Yönetim Kurulu Üyeleri,
Değerli Baro Başkanları,
Değerli Akademisyenler,
Sevgili Meslektaşlarım,
Değerli Konuklar,

Sizi Türkiye Barolar Birliği adına, Yönetim Kurulu Üyesi arkadaşlarım adına, kendi adıma sevgi ve saygı ile selamlıyorum.

Anayasa, anayasacılık, siyaset bilimi konusunda her biri diğerinden değerli akademisyenlerin, siyaset ustalarının konuşmacı ve dinleyici olarak katıldığı böyle bir etkinlikte söz söylemenin haddim olmadığını biliyorum. Bunu özellikle bilmenizi ister, affınıza sığınarak ve izninizle anayasa, anayasacılık konusunda kimi görüş ve düşüncelerimi sizinle paylaşmak isterim.

Değerli Konuklar,

Hepimizin çok iyi bildiği üzere anayasa, özü ve işlevi itibariyle hukuki olmaktan daha çok siyasi alana ilişkin bir üst normdur ve bir yönüyle devlet örgütlenmesinin dayandığı veya dayanması gereken temel ilkeleri gösterir. Bu noktadan hareketle demek gerekir ki, bir devletin veya bir toplumun ya da bir kuruluşun kendini kurma biçimine temel teşkil eden gerçeklik vizyonunu oluşturan değerlerin, ilkelerin, algıların, düşüncelerin toplamı olan paradigma her ne ise, o devletin anayasasının da o paradigma üzerine inşa edilmesi gerekir.

Dünyanın yazılı ilk anayasaları olan Virginia, Maryland, Pennsylvania Anayasaları ile onları izleyen Amerikan Anayasası dahil olmak üzere, hemen hemen tüm anayasalar, ait oldukları devletin kuruluş ilkesini ve felsefesini kendi içinde taşırlar. O nedenle, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna temel oluşturan paradigmanın, siyasi tercih ve referansların yeni yapılacak anayasada yer alması gerekir ki, bunun anayasa hukuku ve anayasacılık ilkesi ile çatışan bir yönü yoktur.

Diğer taraftan toplumu anayasa ile dönüştürme anlayışının ve yine anayasa yapmayı toplum mühendisliğinin aracı olarak gören yaklaşımın ürünü olan ideolojik anayasa yapma anlayışı, anayasacılığın özüne ve felsefesine aykırıdır. Marka’m özlü deyimi ile bir ‘iktidar tezahürü’ olan ideoloji, aynı zamanda ‘hakikat tekeli’ iddiasında bulunan ve hemen her şeyi kapsayan siyasi bir inanç sistemidir.

Oysaki demokrasilerde hiç kimse hakikat tekeline sahip olmadığı gibi, herkesin kabul etmek ve karşısında hazır olda durmak zorunda olduğu bir ideoloji de yoktur. Dolayısıyla demokratik toplumlarda, çoğu ayrı ayrı siyasi görüşlere sahip olan yurttaşların tamamı için tek bir ideoloji üzerine kurulu bir anayasa olmaz, olmaması gerekir. Anayasa, tüm yurttaşlar için ortak bir siyasi ve hukuki mutabakat metni olmakla, siyasal/ideolojik yönden nötr olmak durumundadır.

Değerli Konuklar,

Avrupa’da mutlakiyetçi yönetimlerin gerilemesi ile birlikte, devlet gücünün dizginlenmesi ve denetlenmesi için yararlanılabilecek teknikleri arama çabaları sonucunda doğan ve modernizmin bir ürünü olan anayasa kavramının özü, devlet iktidarının kurallarla sınırlanması ve bu yolla siyasal alanda keyfiliğin önlenmesi düşüncesine dayanır.

Devlet iktidarının sınırlandırılması çabası olarak, az yukarıda çerçevesi çizilen düşünce ikliminin egemen olduğu modern çağda doğan anayasacılık; ilk kez Locke’un savunduğu ve kullandığı ‘limited government/sınırlı devlet’ anlayışını gerçekleştirecek bir kurumsal düzenleme arayışı içindeki liberal siyasal düşünce ve bu düşünceyi tamamlayan kuvvetler ayrılığı ilkesi, doğal hukuk ve yine Locke’un sosyal sözleşme teorisiyle birlikte ortaya çıkmış ve gelişmiştir.

Yukarıda kısa bir özetini sunduğum anayasacılık düşüncesinin ve hareketinin gelişmesine etki ve katkı yapan düşünceleri temel alarak bir değerlendirme yaptığımızda, anayasacılığın esas anlam ve amacını; devletin temel örgütlenmesini düzenlemekten daha çok, birey hak ve özgürlüklerini güvence altına almak, bu amaçla siyasi iktidarı sınırlandırmak, bu suretle hem iktidarın ve hem de çoğunluğun hırslarını dizginlemek olarak ifade edebiliriz.

Değerli Konuklar,

Hepimizin bildiği ve yaşadığı gibi 1982 Anayasasını yapanlar, kendilerini ‘sağaltıcı iktidar’, yani toplumun yola getiricisi olarak gördükleri ve ‘vasilik kompleksi’ içinde oldukları için, yaptıkları anayasaya bu ruhu yerleştirmişler, bu amaçla kamusal yetkilerin büyük bir kısmını yürütme erkinde toplamışlardır.

Michel Foucault, özgün eseri ‘Bilgi ve İktidar’’da, toplum tarihçilerinin dikkatini ‘gözetim’ ile ‘yola getirici iktidarın’ ortaya çıkmasına ve buna bağlı olarak modern çağın başlarında oluşan ‘toplumsal denetimde göz tekniği’nin gelişimine çeker ve bu tekniğin modern çağı, insan davranışının her yönünün kılı kırk yaran bir şekilde hizaya sokulduğu bir bedensel talim dönemi haline getirdiğine vurgu yapar. Bu süreçle birlikte ortaya çıkan iktidarın önde gelen iki niteliği vardır: ‘pastorallik’ ve ‘yönlendiricilik.’

Foucault’nun yaklaşımına göre, ‘pastoral iktidar’, iktidarı kendi adına değil, tebaasının iyiliği için kullanan iktidardır. Bencil amaçları olmayan bu iktidarın tek amacı, tebaasının daha iyi duruma gelmesini sağlamaktır. Tebaası ile kolektif olarak değil, birer birer ilgilenen bu iktidar türü, her bir bireyin ıslahını amaçladığı için, bireyi kolektifliğin özerk bir birimi olarak yorumlar.

İngilizce karşılığı ‘proselytization’ olan ‘yönlendiricilik ‘sözcüğü’, ‘kendi dinine çevirme’, ‘ihtida ettirme”, ‘’başka bir dine, siyasal partiye vb. katılmaya ikna etme ya da ikna etmeye çalışma’ anlamına gelir.

Leeds Üniversitesinde sosyoloji profesörü olan Zygmunt Bauman’a göre, yönlendiriciliğin amacı ile yönlendirici iktidarın ayırt edici özelliği; yönetimi altında olanları, bir yaşam biçiminden bir başka yaşam biçimine döndürmeye kararlı olması, kendisini doğru olanı bilen ve uygulayan, yönetimi altındakileri ise doğru olanı bilmekten aciz, eğitilmeye ve terbiye edilmeye muhtaç varlıklar olarak görmesidir.

Sağaltıcı iktidar ya da vasilik kompleksi olarak isimlendirilen iktidar türlerinde olduğu gibi yönlendirici iktidar, yönetimi altındakileri zorunlu olarak kendi imgesine göre biçimlendirmeyi, biçimlendiremediklerini yok etmeyi hedefler ve o nedenle demokrasinin asgari koşullarından olan değişik düşünce ve yaşam tarzları arasındaki farklılığı kurucu unsur olarak kabullenmeyi, bunların tercihlerine saygı göstermeyi benimsemediği gibi bunları uzlaştırmaya da çalışmaz.

Bir zamanlar Hıristiyan Kilisesi tarafından uygulanan yönlendirici iktidar tekniğinin, modern iktidar biçimlenmesinde kilisenin hiyerarşik yapısından bağımsızlaştırılarak ve laikleştirilerek devletin hizmetinde kullanılmaya başlanıldığını ileri süren Zygmunt Banman’a göre: ‘Kilisenin pastoral ve yönlendirici iktidarı, bir inancın bir başka inanca ya da bu inancı sebatla ve bütün yürekleriyle kucaklayamayacak kadar zayıf bireylere olan üstünlüğünü üretmeyi ve yeniden üretmeyi amaçlarken, devletin pastoral ve yönlendirici iktidarı, ruhu ele geçirmekle yetinmemiş, aksine kendi yönetimine karşı potansiyel direnme yuvaları olarak görülen her tür yaşam ve düşünce biçimine karşı savaş açmıştır.’

Bu iktidar tekniği ile istenen, yaşama uğraşında devletin uzmanlığının ve terbiye ediciliğinin kabul edilmesidir. Oysaki devletin veya siyasal iktidarların böyle bir işlevi, böyle bir görevi yoktur, olmaması gerekir.

Yeni Anayasanın, 1982 Anayasası’nın getirdiği bu düzeni, devletin, birey ve yurttaş üzerinde yasaları ve kendi memurları aracılığı ile kurduğu ve sürdürdüğü pastoral ve yönlendirici iktidarı ortadan kaldırması, böyle bir yapılanmayı reddetmesi, devlete, siyasi iktidara pastorallik ve yönlendiricilik yetkisi vermemesi gerekir.

Değerli Konuklar,

Son bir söz, onu da Hindistan asıllı Amerikalı gazeteci ve yazar Fareed Zakaria yazıyor; ‘Eğer demokratik bir sistemde zulmün bir kaynağı seçimle gelmiş otokratlarsa, ikincisi halkın kendisidir. Demokratik yönetimin özünü çoğunluğun mutlak egemenliği oluşturmakla, demokraside baskı tehlikesi topluluğun çoğunluğundan gelir. Birey ve azınlık haklarının korunması için var olan ve bilinen önlemler alınmadığı takdirde, gelişmekte olan ülkelerin geride kalan son on yılda yaşadığı demokrasi deneyiminde görüldüğü üzere, çoğunluk, kimi zaman sessizce, kimi zaman gürültülü biçimde kuvvetler ayrılığı ilkesini eritir, insan haklarının kuyusunu kazar, hoşgörü ile adalet geleneklerini yozlaştırır.’

O nedenle yeni anayasanın, liberal/anayasal demokrasi ile klasik demokrasi arasındaki gerilim noktasını oluşturan yönetimin yetkilerinin genişletilmesi ile kuvvetler ayrılığı ilkesi gereğince yönetimin yetkilerinin sınırlandırılması arasındaki tercihini, liberal/anayasal demokrasi yönünde yapması, bu bağlamda devletin örgütlenme biçimini, anayasacılığın özünü oluşturan siyasi iktidarın sınırlandırılması ilkesi üzerine kurması gerekir.

Yeni Anayasa’nın yapım sürecinde dikkate alınması dileği ile arz ettim.

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize, bu etkinliğin düzenlenmesindeki emeği ve katkısı için değerli akademisyen Selin Esen’e, davetimizi kabul edip geldikleri için değerli konuşmacılara teşekkür ediyor, sizi bir kez daha sevgi ve saygıyla selamlıyorum.”

Panelin TBB Yönetim Kurulu Üyesi Av. M.Turgay Bilge Yönetimindeki ”Anayasa Hazırlık Süreci-Akademik Perspektifler” başlıklı ilk oturumunda konuşan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Selin Esen, anayasa yapımıyla ilgili 20. yüzyıldaki alışkanlıkların terk edildiğini, artık 21. yüzyılda halkın katılımının sağlandığı anayasalar yapıldığını söyledi.

Türkiye’deki yeni anayasa yapım sürecinde de halkın katılımına önem verildiğini, TBMM internet sitesinde herkesin görüş ve öneriler göndermesi için bölüm oluşturulduğunu belirten Esen, ”Bu bir adım ama yeterli değil. Halk ve sivil toplum örgütleri diğer aşamalarda da sürece dahil edilmeli. Çünkü toplum sürece ne kadar dahil edilirse anayasanın sağlamlılığı, kalıcılığı o oranda artar” diye konuştu.

Anayasa yazım aşaması öncesinde siyasi partilerin yol gösterici rehber ilkelerinin de belirlenmesi gerektiğini söyleyen Esen, ”Türkiye şu anda en zoru başarmaya çalışıyor. Türkiye’de anayasa yapmak, Norveç’te, ABD’de anayasa yapmaktan daha zor. Çünkü toplum birbirinden ayrışmış, siyasi sorunlar ortada, farklı toplumsal talepler söz konusu. Yeni anayasanın bu farklı talepleri kapsaması isteği var. Meclis’teki 4 siyasi partinin oy birliğiyle anayasasının yapılacağı düşünülürse bir kat daha zor” diye konuştu.

Tarafların yapım sürecine eşit katılımının sağlanması gerektiğini belirten Esen, komisyonun ağır çalıştığı yönünde eleştiri geldiğini, ancak farklı siyasal çıkarları uzlaştırma ve birleştirmenin uzun mesai gerektirdiğini vurguladı.

Doç. Dr. Esen, yeni anayasanın inşasının ”insan onuruna” dayanması, ”özgürlükçü”, ”eşitlikçi” olması gerektiğini, bu kavramlar konusunda tüm siyasi partilerin hem fikir olduğunu ifade ederek, kavram üzerinde tarafların anlaştığını ancak kavramların tanımı konusunda farklılıkların ortaya çıktığını anlattı.

Bazı partilere göre anayasanın kısa ve çerçeveli olması, başka partilere göre de uzun ve ayrıntılı hazırlanması gerektiği yönünde görüşler bulunduğunu dile getiren Esen, her ülkenin anayasasının kendi özelliklerine göre şekillendirilmesi gerektiğini kaydetti. Esen, ”Kısa ve çerçeveli bir anayasa, Türkiye gerçekleriyle örtüşmez” dedi.

Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Akyıldız da anayasaların tek gayesinin, temel hak ve özgürlükleri güvence altına almak olduğunu, anayasa içeriğinde de bunun gözetilmesi gerektiğini kaydetti.

Anayasada güçlerin belli bir yerde birikmesinin önlenmesi gerektiğini vurgulayan Akyıldız, temel hak ve özgürlüklerin anayasalarla güvence altına alınmasının yetmeyeceğini, onu koruyacak mekanizmaların da kurulması gerektiğine işaret etti.

Gücün toplandığı yürütme organının zapturapt altına alınması, hukukla bağlanması gerektiğini söyleyen Akyıldız, ”Bu olmazsa toplumun temel hak ve özgürlükleri, yürütme erki yöneticilerinin insafına bırakmış oluruz. Yürütme organını hukukla bağlayamadığımız takdirde temel hak ve özgürlükler ihlal edilir. Ancak dengeyi kuramaz ve yargıçlar devletine yol açarsak onun da sakıncaları var” diye konuştu.

Akyıldız, tarih boyunca ülkelerde hak ve özgürlüklere ilişkin saldırıların yürütme organından geldiğini, bunu dengeleyebilmek için güçler aykırılığı ilkesinin ortaya çıktığını ifade etti.

BDP’nin ”Bölgesel Kamu İdareleri” önerisini de değerlendiren Prof. Dr. Akyıldız, önerinin, federatif yapıya kolayca evrilebilecek bir yapı oluşturacağını söyledi. Akyıldız, federatif yapıya sonradan dönüşmüş toplumlarda sürecin, kan ve gözyaşıyla sonuçlanma ihtimalinin güçlü olduğunu ifade etti.

Prof. Dr. Akyıldız, AK Parti’nin başkanlık sistemi önerisinin de demokratik olmayan bir sisteme yol açabileceğini söyleyerek, ”Türk usulü başkanlık sisteminde başkan parlamentoda seçiliyor. Zaten partinin genel başkanı, bir de parlamentodaki çoğunluğu sağlayacağı için hem yasamanın hem de yürütmenin başı olacak. Yasama ve yürütme güçleri bir kişide birleşecek. Bu tirani bir yönetim olur. Önerilen bu sistem, çok demokratik olmayan, gerçekte demokratik işlemeyecek bir sistem” ifadesini kullandı.

Prof. Dr. Mithat Sancar, Türkiye’de Anayasa dahil pek çok konunun sınırlı kavramlar üzerinden ve dar bir çerçevede tartışıldığını söyleyerek, “Bu kadar dar kavramlarla ve tarihin dar ya da tek taraflı yorumuyla bir anayasayı tartışmak bizleri pek verimli bir noktaya götürmüyor” diye konuştu.

Anayasaların uzlaşmayla çıktığını iddia etmenin, uzlaşmayı bir fetiş haline getirmenin doğru olmadığını söyleyen Sancar, “Uzlaşmayı yüzde yüz bir oy birliği ya da çok büyük bir çoğunluğun mütabakatı olarak görmek de doğru değil. Kilit kavram uzlaşma değil, katılımdır” ifadelerini kullandı.

Türkiye anayasa tarihinde üç önemli noktanın din – devlet ilişkileri ile Kürt meselesi olduğunu kaydeden Sancar, “Bugüne kadar anayasal ve siyasal düzeyde hükümet sistemi, diğer üç mesele gibi yapısal bir sorun ortaya çıkmamıştır. O nedenle Adalet ve Kalkınma Partisi’nin başkanlık sistemini
anayasa sürecine entegre etmek için harcadığı çaba zorlamadır ve bunun şu anda sundukları taslakla geçme ya da eğer geçerse bile referandumda kabul edilmesi ihtimali oldukça düşüktür” diye konuştu. Sancar, bunun kalıcı bir anayasa olmayacağını, ömrünün çok uzun olmayacağını ve bir geçiş anayasası olacağını da söyledi.

Prof. Dr. Yusuf Şevki Hakyemez de, Türkiye’nin anayasa sorunun 2010 yılından sonra tüm çıplaklığıyla ortaya çıktığını, bu konuda da bir mutabakat bulunduğunu söyledi.

Türkiye’de anayasaların 1924 hariç, şimdiye kadar parlamentolar tarafından hiç yapılmadığını ifade eden Hakyemez, ilk kez parlamentonun yeni anayasa yapmak için kolları sıvadığına ve bunun önemli bir kazanım olduğuna dikkat çekti. Hakyemez, “Siyaset kurumu burada çok ciddi bir sınav ve sorumlulukla karşı karşıyadır. Şimdiye kadar yapılan anayasalarda halk yoktur, halkın temsilcileri yoktur biçiminde bir argüman dillendiriliyordu. İlk kez böyle bir fırsat TBMM’nin eline geçmiştir. Acaba TBMM bir şey yapabilecek midir uzlaşma komisyonundan bir sonuç çıkacak mıdır? Bu hepimizi endişelendiriyor” diye konuştu.

İlk kez yeni anayasa konusunda tabandan gelen bir talep olduğunu kaydeden Hakyemez, bu talebin çok farklı kesimler tarafından dillendirildiğini, herkesin bu anayasada kendisiyle ilgili bazı şeyleri görmek istediğini söyledi.

Anayasının ille de mutabakatla hazırlanacağı gibi bir argümanı çok gerçekçi bulmadığını dile getiren Hakyemez, Türkiye’de uzlaşmaya çok farklı anlamlar yüklendiğini ancak yapılan anayasa çalışmalarında en azından katılım kanallarının çok iyi kullanılması gerektiğini ifade etti.

Panelin TBB Başkan Yardımcısı Av. Berra Besler yönetimindeki “Anayasa Hazırlık Süreci – Karar Alıcı Perspektifler” başlıklı ikinci oturumunda konuşan Barış ve Demokrasi Partisi Diyarbakır Milletvekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Altan Tan, “Niçin yeni anayasa? Çünkü mevcut Anayasamız toplumun ihtiyaçlarına cevap vermiyor. Bütün dünyanın kabul ettiği evrensel değerlerin gerisinde kalıyor, kronik sorunların çözümünün önünü açmıyor” diye konuştu.

1982 Anayasası’nın defalarca değiştirildiğini ancak ruhu değiştirilmediği için yapılan değişikliklerin de anlamsızlaştığını ifade eden Tan, “Bu Anayasa önümüzü tıkıyor” dedi.
Bugün dünya toplumunun üzerinde ittifak ettiği evrensel değerlere göre yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu ifade eden Tan, “Meclis’te dört parti yanyana geldik ama bugünkü dünya demokratik toplumunun üzerinde uzlaştığı evrensel değerler üzerinde bir ittifak çıkmayacaksa, bunu ne kadar zorlarsanız zorlayın daha ileri noktaya götüremezsiniz, fiili durum bu. Ne olur bundan sonra, nereye gider? Anayasa Komisyonu bir buçuk yıldır bir çalışma yürütüyor, şu ana kadar 121 madde görüşüldü, bunun doksanında dörtlü uzlaşma yok. İnşallah ittifak etmediğimiz maddeler üzerinde tekrar bir çalışma yürütülür ve azami ölçüde bir ittifak sağlanır diye temenni ediyoruz” diye konuştu.
Milliyetçi Hareket Partisi Konya Milletvekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Faruk Bal, Türkiye’nin dünyada en fazla anayasa yapan ve değiştiren ülkelerinden biri olduğunu, beş anayasa yapıldığını, son iki anayasanın millet iradesine karşı darbe ile inşaa edilmiş dayatma anayasalar olduğununu söyleyerek, “61 Anayasası bol gelmiş yönelitilemez bir Türkiye yaratmış, 82 Anayasası dar gelmiş, yürütme organlarını sınırlayarak devlet organlarını birbirleri ile çatışan, hizmetlerini yapamaz hale getirilmiş. 120 üzerinde madde üzerinde değişiklik yapılmış, böyle bir ortamda Türkiye olarak dünyanın en zengin anayasa değiştirme tecrübesine sahibiz” dedi.

Türkiye’nin bir anayasa mezarlığı olduğunu söyleyen Bal, yeni bir anayasa yapılacaksa bunun renksiz bir anayasa olmaması gerektiğini ifade etti. Bal, “Sorumuz şu; bu anayasayı kime yapacaksınız? Bu sorunun cevabı çok nettir. Bu Anayasa’yı Türkiye Cumhuriyeti Devletine yapacağız, Türk milletine. Rengi bu ise, geçmişte yaşanan tecrübelerin olumlu yönlerini bu anayasaya aktarmamız, olumsuz yönlerini ise mümkünse sıfırlandırmamız gerekmektedir” diye konuşarak, partisinin anayasa yapımındaki yol haritasını “İlk üç madde değiştirilemez, dikta ve dayatma ile yapılamaz, kuvvetler ilkesi ayrılığından vazgeçilemez” olarak ifade etti.

Yargının bağımsız olmaması nedeniyle ortaya çıkan temel sorunlar bulunduğunu kaydeden Bal, bu sorunun çözümü için en radikal tedbirlerin anayasaya yerleştirilmesi, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını engelleyecek olan unsurların evrensel değerler ile sınırlandırılması gerektiğini söyledi. Bal başkanlık sistemi önerisini de, başkana padişah gibi kararnameler çıkararak ülkeyi yönetme yetkisi verdiğini söyleyerek eleştirdi.

Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Milletvekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Rıza M. Türmen, anayasının iki işlevinin iktidarı sınırlamak ile temel hak ve özgürlükleri korumak olduğunu söyleyerek, “Evrensel değerlerden uzak anayasa yaparsanız demokrasi ailesinin dışına itilirsiniz” dedi.

Türmen, Türkiye’nin bugün demokrasi bakımından çok büyük yetersizlikleri olduğunu belirterek, “Basının bağımsız olmadığı, öğrencilerin cezaevinde bulunduğu, telefonların dinlendiği ülkeye demokrasi denmiyor literitürde. Biz Türkiye’yi gerçek bir demokrasi ülkesi yapmak istiyoruz. Demokrasinin bütün kurumları ile yaşama geçirildiği bir anayasa yapmak istiyoruz” diye konuştu.

Demokrasinin kuvvetler ayrılığına dayandığını, bugün iktidarın elindeki gücün kuvvetler birliğine dönüştüğünü ifade eden Türmen, başkanlık sistemi önerisini son derece tehlikeli bulduğunu söyledi.

Türmen, “İktidar partisi kısa bir anayasa olsun istiyor. Anayasada az düzenleme yapıp, geri kalanı kanuna bırakılsın istiyor. İktidarın bugünkü çabası, iktidarı sınırlamayan bir anayasa yapmak… İktidar partisi özerk kurumların anayasa güvencesine sahip olmasını istemiyor. Bütün bunları birleştirirsek, bir taraftan başkanlık, diğer taraftan anayasa kısa olsun, üçüncü olarak özerk kurumları anayasal güvence dışına çıkarmak; demokrasinin koşulu dediğimiz, iktidarın elindeki güç yoğunluğunun güç paylaşımına dönüşmesine izin vermemektedir. En büyük problem budur” diye konuştu.

Adalet ve Kalkınma Partisi Ankara Milletvekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Ahmet İyimaya, Türkiye’nin 1982’den bu yana anayasasını tartıştığını ama siyaset kurumunun bütün seçimlerde taahhütte bulunmasına rağmen bu anayasayı yürürlükten kaldırıp, toplumun istediği yeni bir anayasa inşa edemediğini söyledi. Bunun siyasetin ortak günahı ve kusuru olduğunu ifade eden İyimaya, “Bütün partiler geçen seçimde yeni bir anayasa yapacağız dediler. Bütün partiler biraraya geldik, eşit temsil temelinde anayasa yapma görevini üstlendik. Bu sadece Türk anayasacılık tarihinin değil, karşıt ve farklı iktidarlar ekseninden siyasal tarihimizin de ilk ve tek mutabakatı büyük bir demokrasi olayıdır, tarihin Türk siyasetine verdiği randevudur, bu randevunun kaçırılmaması lazımdır” dedi.

Uzlaşma komisyonunun çalışmalarına değinen İyimaya, “Ben uzlaşma komisyonunun çalışmasının hayırla sonuçlanacağına inanıyorum. Uzlaşma komisyonunun iki misyonu var: Anayasanın yürürlükten kalkması, yeni bir anayasa inşa edilmesi” şeklinde konuştu.

Anayasa hazırlama çalışması içinde zorluklar bulunduğunu belirten İyimaya, zor konuların, uzlaşma komisyonunda seçeneklerin zenginliği ile aşılabileceğini, uzlaşma komisyonu dışında parti ve liderler dinamiği ile seçenekli referandumla aşılabileceğini kaydetti.

İyimaya, başkanlık sistemi önerisine ilişkin eleştirilere, “Anayasanın sıfırdan kurulduğu bir zeminde, herhangi bir partinin herhangi bir teklifine, şu teklif edilemez, şu tartışılamaz denemez” yanıtını verdi.

Bütün meselenin işler bir yönetimi sağlamak olduğunu belirten İyimaya, problemlere özgür ağırlığından fazla abartılar yüklenmemesi gerektiğini ifade etti. İyimaya, “Uzlaşma komisyonu olarak çok iyi bir performans ortaya koyuyoruz. Elli dört maddede uzlaştık. Bana göre uzlaşma potansiyeli hala güçlüdür, yüksektir. Toplumda güçlü bir anayasa talebi var bu ırmağın önünü kesecek bir baraj inşa etmek mümkün değil” şeklinde konuştu.

 

Kaynak