Uzlaşmacı ve Daha İleri Bir Toplum

Türkiye Barolar Birliği tarafından düzenlenen ”Türkiye’de Yeni Anayasa Çalışmaları” konulu panel yapıldı. Panelin açılışına, Danıştay Başkanı Hüseyin Karakullukçu, Danıştay Genel Sekreteri Mustafa Kökçam, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Ahmet İyimaya, Çanakkale Barosu Başkanı Av.Bülent Şarlan, Düzce Barosu Başkanı Av.Ali Dilber, Çanakkale Barosu önceki Başkanı Av.Tülay Ömercioğlu’nun yanı sıra çok sayıda avukat ve basın mensubu katıldılar.

Panelin açılış konuşmasını yapan Birlik Başkanı Coşar, aşağıdaki konuşmayı yaptı;

“Danıştay’ımızın Değerli Başkanı, Değerli Genel Sekreteri,
TBMM Adalet Komisyonu’nun Değerli Başkanı,
Değerli Milletvekilleri,
Türkiye Barolar Birliği’nin Değerli Başkan Yardımcıları ve Yönetim Kurulu Üyeleri,
Değerli Baro Başkanları,
Değerli Akademisyenler,
Sevgili Meslektaşlarım,
Değerli Konuklar,

Sizi Türkiye Barolar Birliği adına, Yönetim Kurulu Üyesi arkadaşlarım adına, kendi adıma sevgi ve saygı ile selamlıyorum.

Anayasa, anayasacılık, siyaset bilimi konusunda her biri diğerinden değerli akademisyenlerin, siyaset ustalarının konuşmacı ve dinleyici olarak katıldığı böyle bir etkinlikte söz söylemenin haddim olmadığını biliyorum. Bunu özellikle bilmenizi ister, affınıza sığınarak ve izninizle anayasa, anayasacılık konusunda kimi görüş ve düşüncelerimi sizinle paylaşmak isterim.

Değerli Konuklar,

Hepimizin çok iyi bildiği üzere anayasa, özü ve işlevi itibariyle hukuki olmaktan daha çok siyasi alana ilişkin bir üst normdur ve bir yönüyle devlet örgütlenmesinin dayandığı veya dayanması gereken temel ilkeleri gösterir. Bu noktadan hareketle demek gerekir ki, bir devletin veya bir toplumun ya da bir kuruluşun kendini kurma biçimine temel teşkil eden gerçeklik vizyonunu oluşturan değerlerin, ilkelerin, algıların, düşüncelerin toplamı olan paradigma her ne ise, o devletin anayasasının da o paradigma üzerine inşa edilmesi gerekir.

Dünyanın yazılı ilk anayasaları olan Virginia, Maryland, Pennsylvania Anayasaları ile onları izleyen Amerikan Anayasası dahil olmak üzere, hemen hemen tüm anayasalar, ait oldukları devletin kuruluş ilkesini ve felsefesini kendi içinde taşırlar. O nedenle, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna temel oluşturan paradigmanın, siyasi tercih ve referansların yeni yapılacak anayasada yer alması gerekir ki, bunun anayasa hukuku ve anayasacılık ilkesi ile çatışan bir yönü yoktur.

Diğer taraftan toplumu anayasa ile dönüştürme anlayışının ve yine anayasa yapmayı toplum mühendisliğinin aracı olarak gören yaklaşımın ürünü olan ideolojik anayasa yapma anlayışı, anayasacılığın özüne ve felsefesine aykırıdır. Marka’m özlü deyimi ile bir ‘iktidar tezahürü’ olan ideoloji, aynı zamanda ‘hakikat tekeli’ iddiasında bulunan ve hemen her şeyi kapsayan siyasi bir inanç sistemidir.

Oysaki demokrasilerde hiç kimse hakikat tekeline sahip olmadığı gibi, herkesin kabul etmek ve karşısında hazır olda durmak zorunda olduğu bir ideoloji de yoktur. Dolayısıyla demokratik toplumlarda, çoğu ayrı ayrı siyasi görüşlere sahip olan yurttaşların tamamı için tek bir ideoloji üzerine kurulu bir anayasa olmaz, olmaması gerekir. Anayasa, tüm yurttaşlar için ortak bir siyasi ve hukuki mutabakat metni olmakla, siyasal/ideolojik yönden nötr olmak durumundadır.

Değerli Konuklar,

Avrupa’da mutlakiyetçi yönetimlerin gerilemesi ile birlikte, devlet gücünün dizginlenmesi ve denetlenmesi için yararlanılabilecek teknikleri arama çabaları sonucunda doğan ve modernizmin bir ürünü olan anayasa kavramının özü, devlet iktidarının kurallarla sınırlanması ve bu yolla siyasal alanda keyfiliğin önlenmesi düşüncesine dayanır.

Devlet iktidarının sınırlandırılması çabası olarak, az yukarıda çerçevesi çizilen düşünce ikliminin egemen olduğu modern çağda doğan anayasacılık; ilk kez Locke’un savunduğu ve kullandığı ‘limited government/sınırlı devlet’ anlayışını gerçekleştirecek bir kurumsal düzenleme arayışı içindeki liberal siyasal düşünce ve bu düşünceyi tamamlayan kuvvetler ayrılığı ilkesi, doğal hukuk ve yine Locke’un sosyal sözleşme teorisiyle birlikte ortaya çıkmış ve gelişmiştir.

Yukarıda kısa bir özetini sunduğum anayasacılık düşüncesinin ve hareketinin gelişmesine etki ve katkı yapan düşünceleri temel alarak bir değerlendirme yaptığımızda, anayasacılığın esas anlam ve amacını; devletin temel örgütlenmesini düzenlemekten daha çok, birey hak ve özgürlüklerini güvence altına almak, bu amaçla siyasi iktidarı sınırlandırmak, bu suretle hem iktidarın ve hem de çoğunluğun hırslarını dizginlemek olarak ifade edebiliriz.

Değerli Konuklar,

Hepimizin bildiği ve yaşadığı gibi 1982 Anayasasını yapanlar, kendilerini ‘sağaltıcı iktidar’, yani toplumun yola getiricisi olarak gördükleri ve ‘vasilik kompleksi’ içinde oldukları için, yaptıkları anayasaya bu ruhu yerleştirmişler, bu amaçla kamusal yetkilerin büyük bir kısmını yürütme erkinde toplamışlardır.

Michel Foucault, özgün eseri ‘Bilgi ve İktidar’’da, toplum tarihçilerinin dikkatini ‘gözetim’ ile ‘yola getirici iktidarın’ ortaya çıkmasına ve buna bağlı olarak modern çağın başlarında oluşan ‘toplumsal denetimde göz tekniği’nin gelişimine çeker ve bu tekniğin modern çağı, insan davranışının her yönünün kılı kırk yaran bir şekilde hizaya sokulduğu bir bedensel talim dönemi haline getirdiğine vurgu yapar. Bu süreçle birlikte ortaya çıkan iktidarın önde gelen iki niteliği vardır: ‘pastorallik’ ve ‘yönlendiricilik.’

Foucault’nun yaklaşımına göre, ‘pastoral iktidar’, iktidarı kendi adına değil, tebaasının iyiliği için kullanan iktidardır. Bencil amaçları olmayan bu iktidarın tek amacı, tebaasının daha iyi duruma gelmesini sağlamaktır. Tebaası ile kolektif olarak değil, birer birer ilgilenen bu iktidar türü, her bir bireyin ıslahını amaçladığı için, bireyi kolektifliğin özerk bir birimi olarak yorumlar.

İngilizce karşılığı ‘proselytization’ olan ‘yönlendiricilik ‘sözcüğü’, ‘kendi dinine çevirme’, ‘ihtida ettirme”, ‘’başka bir dine, siyasal partiye vb. katılmaya ikna etme ya da ikna etmeye çalışma’ anlamına gelir.

Leeds Üniversitesinde sosyoloji profesörü olan Zygmunt Bauman’a göre, yönlendiriciliğin amacı ile yönlendirici iktidarın ayırt edici özelliği; yönetimi altında olanları, bir yaşam biçiminden bir başka yaşam biçimine döndürmeye kararlı olması, kendisini doğru olanı bilen ve uygulayan, yönetimi altındakileri ise doğru olanı bilmekten aciz, eğitilmeye ve terbiye edilmeye muhtaç varlıklar olarak görmesidir.

Sağaltıcı iktidar ya da vasilik kompleksi olarak isimlendirilen iktidar türlerinde olduğu gibi yönlendirici iktidar, yönetimi altındakileri zorunlu olarak kendi imgesine göre biçimlendirmeyi, biçimlendiremediklerini yok etmeyi hedefler ve o nedenle demokrasinin asgari koşullarından olan değişik düşünce ve yaşam tarzları arasındaki farklılığı kurucu unsur olarak kabullenmeyi, bunların tercihlerine saygı göstermeyi benimsemediği gibi bunları uzlaştırmaya da çalışmaz.

Bir zamanlar Hıristiyan Kilisesi tarafından uygulanan yönlendirici iktidar tekniğinin, modern iktidar biçimlenmesinde kilisenin hiyerarşik yapısından bağımsızlaştırılarak ve laikleştirilerek devletin hizmetinde kullanılmaya başlanıldığını ileri süren Zygmunt Banman’a göre: ‘Kilisenin pastoral ve yönlendirici iktidarı, bir inancın bir başka inanca ya da bu inancı sebatla ve bütün yürekleriyle kucaklayamayacak kadar zayıf bireylere olan üstünlüğünü üretmeyi ve yeniden üretmeyi amaçlarken, devletin pastoral ve yönlendirici iktidarı, ruhu ele geçirmekle yetinmemiş, aksine kendi yönetimine karşı potansiyel direnme yuvaları olarak görülen her tür yaşam ve düşünce biçimine karşı savaş açmıştır.’

Bu iktidar tekniği ile istenen, yaşama uğraşında devletin uzmanlığının ve terbiye ediciliğinin kabul edilmesidir. Oysaki devletin veya siyasal iktidarların böyle bir işlevi, böyle bir görevi yoktur, olmaması gerekir.

Yeni Anayasanın, 1982 Anayasası’nın getirdiği bu düzeni, devletin, birey ve yurttaş üzerinde yasaları ve kendi memurları aracılığı ile kurduğu ve sürdürdüğü pastoral ve yönlendirici iktidarı ortadan kaldırması, böyle bir yapılanmayı reddetmesi, devlete, siyasi iktidara pastorallik ve yönlendiricilik yetkisi vermemesi gerekir.

Değerli Konuklar,

Son bir söz, onu da Hindistan asıllı Amerikalı gazeteci ve yazar Fareed Zakaria yazıyor; ‘Eğer demokratik bir sistemde zulmün bir kaynağı seçimle gelmiş otokratlarsa, ikincisi halkın kendisidir. Demokratik yönetimin özünü çoğunluğun mutlak egemenliği oluşturmakla, demokraside baskı tehlikesi topluluğun çoğunluğundan gelir. Birey ve azınlık haklarının korunması için var olan ve bilinen önlemler alınmadığı takdirde, gelişmekte olan ülkelerin geride kalan son on yılda yaşadığı demokrasi deneyiminde görüldüğü üzere, çoğunluk, kimi zaman sessizce, kimi zaman gürültülü biçimde kuvvetler ayrılığı ilkesini eritir, insan haklarının kuyusunu kazar, hoşgörü ile adalet geleneklerini yozlaştırır.’

O nedenle yeni anayasanın, liberal/anayasal demokrasi ile klasik demokrasi arasındaki gerilim noktasını oluşturan yönetimin yetkilerinin genişletilmesi ile kuvvetler ayrılığı ilkesi gereğince yönetimin yetkilerinin sınırlandırılması arasındaki tercihini, liberal/anayasal demokrasi yönünde yapması, bu bağlamda devletin örgütlenme biçimini, anayasacılığın özünü oluşturan siyasi iktidarın sınırlandırılması ilkesi üzerine kurması gerekir.

Yeni Anayasa’nın yapım sürecinde dikkate alınması dileği ile arz ettim.

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize, bu etkinliğin düzenlenmesindeki emeği ve katkısı için değerli akademisyen Selin Esen’e, davetimizi kabul edip geldikleri için değerli konuşmacılara teşekkür ediyor, sizi bir kez daha sevgi ve saygıyla selamlıyorum.”

Panelin TBB Yönetim Kurulu Üyesi Av. M.Turgay Bilge Yönetimindeki ”Anayasa Hazırlık Süreci-Akademik Perspektifler” başlıklı ilk oturumunda konuşan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Selin Esen, anayasa yapımıyla ilgili 20. yüzyıldaki alışkanlıkların terk edildiğini, artık 21. yüzyılda halkın katılımının sağlandığı anayasalar yapıldığını söyledi.

Türkiye’deki yeni anayasa yapım sürecinde de halkın katılımına önem verildiğini, TBMM internet sitesinde herkesin görüş ve öneriler göndermesi için bölüm oluşturulduğunu belirten Esen, ”Bu bir adım ama yeterli değil. Halk ve sivil toplum örgütleri diğer aşamalarda da sürece dahil edilmeli. Çünkü toplum sürece ne kadar dahil edilirse anayasanın sağlamlılığı, kalıcılığı o oranda artar” diye konuştu.

Anayasa yazım aşaması öncesinde siyasi partilerin yol gösterici rehber ilkelerinin de belirlenmesi gerektiğini söyleyen Esen, ”Türkiye şu anda en zoru başarmaya çalışıyor. Türkiye’de anayasa yapmak, Norveç’te, ABD’de anayasa yapmaktan daha zor. Çünkü toplum birbirinden ayrışmış, siyasi sorunlar ortada, farklı toplumsal talepler söz konusu. Yeni anayasanın bu farklı talepleri kapsaması isteği var. Meclis’teki 4 siyasi partinin oy birliğiyle anayasasının yapılacağı düşünülürse bir kat daha zor” diye konuştu.

Tarafların yapım sürecine eşit katılımının sağlanması gerektiğini belirten Esen, komisyonun ağır çalıştığı yönünde eleştiri geldiğini, ancak farklı siyasal çıkarları uzlaştırma ve birleştirmenin uzun mesai gerektirdiğini vurguladı.

Doç. Dr. Esen, yeni anayasanın inşasının ”insan onuruna” dayanması, ”özgürlükçü”, ”eşitlikçi” olması gerektiğini, bu kavramlar konusunda tüm siyasi partilerin hem fikir olduğunu ifade ederek, kavram üzerinde tarafların anlaştığını ancak kavramların tanımı konusunda farklılıkların ortaya çıktığını anlattı.

Bazı partilere göre anayasanın kısa ve çerçeveli olması, başka partilere göre de uzun ve ayrıntılı hazırlanması gerektiği yönünde görüşler bulunduğunu dile getiren Esen, her ülkenin anayasasının kendi özelliklerine göre şekillendirilmesi gerektiğini kaydetti. Esen, ”Kısa ve çerçeveli bir anayasa, Türkiye gerçekleriyle örtüşmez” dedi.

Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Akyıldız da anayasaların tek gayesinin, temel hak ve özgürlükleri güvence altına almak olduğunu, anayasa içeriğinde de bunun gözetilmesi gerektiğini kaydetti.

Anayasada güçlerin belli bir yerde birikmesinin önlenmesi gerektiğini vurgulayan Akyıldız, temel hak ve özgürlüklerin anayasalarla güvence altına alınmasının yetmeyeceğini, onu koruyacak mekanizmaların da kurulması gerektiğine işaret etti.

Gücün toplandığı yürütme organının zapturapt altına alınması, hukukla bağlanması gerektiğini söyleyen Akyıldız, ”Bu olmazsa toplumun temel hak ve özgürlükleri, yürütme erki yöneticilerinin insafına bırakmış oluruz. Yürütme organını hukukla bağlayamadığımız takdirde temel hak ve özgürlükler ihlal edilir. Ancak dengeyi kuramaz ve yargıçlar devletine yol açarsak onun da sakıncaları var” diye konuştu.

Akyıldız, tarih boyunca ülkelerde hak ve özgürlüklere ilişkin saldırıların yürütme organından geldiğini, bunu dengeleyebilmek için güçler aykırılığı ilkesinin ortaya çıktığını ifade etti.

BDP’nin ”Bölgesel Kamu İdareleri” önerisini de değerlendiren Prof. Dr. Akyıldız, önerinin, federatif yapıya kolayca evrilebilecek bir yapı oluşturacağını söyledi. Akyıldız, federatif yapıya sonradan dönüşmüş toplumlarda sürecin, kan ve gözyaşıyla sonuçlanma ihtimalinin güçlü olduğunu ifade etti.

Prof. Dr. Akyıldız, AK Parti’nin başkanlık sistemi önerisinin de demokratik olmayan bir sisteme yol açabileceğini söyleyerek, ”Türk usulü başkanlık sisteminde başkan parlamentoda seçiliyor. Zaten partinin genel başkanı, bir de parlamentodaki çoğunluğu sağlayacağı için hem yasamanın hem de yürütmenin başı olacak. Yasama ve yürütme güçleri bir kişide birleşecek. Bu tirani bir yönetim olur. Önerilen bu sistem, çok demokratik olmayan, gerçekte demokratik işlemeyecek bir sistem” ifadesini kullandı.

Prof. Dr. Mithat Sancar, Türkiye’de Anayasa dahil pek çok konunun sınırlı kavramlar üzerinden ve dar bir çerçevede tartışıldığını söyleyerek, “Bu kadar dar kavramlarla ve tarihin dar ya da tek taraflı yorumuyla bir anayasayı tartışmak bizleri pek verimli bir noktaya götürmüyor” diye konuştu.

Anayasaların uzlaşmayla çıktığını iddia etmenin, uzlaşmayı bir fetiş haline getirmenin doğru olmadığını söyleyen Sancar, “Uzlaşmayı yüzde yüz bir oy birliği ya da çok büyük bir çoğunluğun mütabakatı olarak görmek de doğru değil. Kilit kavram uzlaşma değil, katılımdır” ifadelerini kullandı.

Türkiye anayasa tarihinde üç önemli noktanın din – devlet ilişkileri ile Kürt meselesi olduğunu kaydeden Sancar, “Bugüne kadar anayasal ve siyasal düzeyde hükümet sistemi, diğer üç mesele gibi yapısal bir sorun ortaya çıkmamıştır. O nedenle Adalet ve Kalkınma Partisi’nin başkanlık sistemini
anayasa sürecine entegre etmek için harcadığı çaba zorlamadır ve bunun şu anda sundukları taslakla geçme ya da eğer geçerse bile referandumda kabul edilmesi ihtimali oldukça düşüktür” diye konuştu. Sancar, bunun kalıcı bir anayasa olmayacağını, ömrünün çok uzun olmayacağını ve bir geçiş anayasası olacağını da söyledi.

Prof. Dr. Yusuf Şevki Hakyemez de, Türkiye’nin anayasa sorunun 2010 yılından sonra tüm çıplaklığıyla ortaya çıktığını, bu konuda da bir mutabakat bulunduğunu söyledi.

Türkiye’de anayasaların 1924 hariç, şimdiye kadar parlamentolar tarafından hiç yapılmadığını ifade eden Hakyemez, ilk kez parlamentonun yeni anayasa yapmak için kolları sıvadığına ve bunun önemli bir kazanım olduğuna dikkat çekti. Hakyemez, “Siyaset kurumu burada çok ciddi bir sınav ve sorumlulukla karşı karşıyadır. Şimdiye kadar yapılan anayasalarda halk yoktur, halkın temsilcileri yoktur biçiminde bir argüman dillendiriliyordu. İlk kez böyle bir fırsat TBMM’nin eline geçmiştir. Acaba TBMM bir şey yapabilecek midir uzlaşma komisyonundan bir sonuç çıkacak mıdır? Bu hepimizi endişelendiriyor” diye konuştu.

İlk kez yeni anayasa konusunda tabandan gelen bir talep olduğunu kaydeden Hakyemez, bu talebin çok farklı kesimler tarafından dillendirildiğini, herkesin bu anayasada kendisiyle ilgili bazı şeyleri görmek istediğini söyledi.

Anayasının ille de mutabakatla hazırlanacağı gibi bir argümanı çok gerçekçi bulmadığını dile getiren Hakyemez, Türkiye’de uzlaşmaya çok farklı anlamlar yüklendiğini ancak yapılan anayasa çalışmalarında en azından katılım kanallarının çok iyi kullanılması gerektiğini ifade etti.

Panelin TBB Başkan Yardımcısı Av. Berra Besler yönetimindeki “Anayasa Hazırlık Süreci – Karar Alıcı Perspektifler” başlıklı ikinci oturumunda konuşan Barış ve Demokrasi Partisi Diyarbakır Milletvekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Altan Tan, “Niçin yeni anayasa? Çünkü mevcut Anayasamız toplumun ihtiyaçlarına cevap vermiyor. Bütün dünyanın kabul ettiği evrensel değerlerin gerisinde kalıyor, kronik sorunların çözümünün önünü açmıyor” diye konuştu.

1982 Anayasası’nın defalarca değiştirildiğini ancak ruhu değiştirilmediği için yapılan değişikliklerin de anlamsızlaştığını ifade eden Tan, “Bu Anayasa önümüzü tıkıyor” dedi.
Bugün dünya toplumunun üzerinde ittifak ettiği evrensel değerlere göre yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu ifade eden Tan, “Meclis’te dört parti yanyana geldik ama bugünkü dünya demokratik toplumunun üzerinde uzlaştığı evrensel değerler üzerinde bir ittifak çıkmayacaksa, bunu ne kadar zorlarsanız zorlayın daha ileri noktaya götüremezsiniz, fiili durum bu. Ne olur bundan sonra, nereye gider? Anayasa Komisyonu bir buçuk yıldır bir çalışma yürütüyor, şu ana kadar 121 madde görüşüldü, bunun doksanında dörtlü uzlaşma yok. İnşallah ittifak etmediğimiz maddeler üzerinde tekrar bir çalışma yürütülür ve azami ölçüde bir ittifak sağlanır diye temenni ediyoruz” diye konuştu.
Milliyetçi Hareket Partisi Konya Milletvekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Faruk Bal, Türkiye’nin dünyada en fazla anayasa yapan ve değiştiren ülkelerinden biri olduğunu, beş anayasa yapıldığını, son iki anayasanın millet iradesine karşı darbe ile inşaa edilmiş dayatma anayasalar olduğununu söyleyerek, “61 Anayasası bol gelmiş yönelitilemez bir Türkiye yaratmış, 82 Anayasası dar gelmiş, yürütme organlarını sınırlayarak devlet organlarını birbirleri ile çatışan, hizmetlerini yapamaz hale getirilmiş. 120 üzerinde madde üzerinde değişiklik yapılmış, böyle bir ortamda Türkiye olarak dünyanın en zengin anayasa değiştirme tecrübesine sahibiz” dedi.

Türkiye’nin bir anayasa mezarlığı olduğunu söyleyen Bal, yeni bir anayasa yapılacaksa bunun renksiz bir anayasa olmaması gerektiğini ifade etti. Bal, “Sorumuz şu; bu anayasayı kime yapacaksınız? Bu sorunun cevabı çok nettir. Bu Anayasa’yı Türkiye Cumhuriyeti Devletine yapacağız, Türk milletine. Rengi bu ise, geçmişte yaşanan tecrübelerin olumlu yönlerini bu anayasaya aktarmamız, olumsuz yönlerini ise mümkünse sıfırlandırmamız gerekmektedir” diye konuşarak, partisinin anayasa yapımındaki yol haritasını “İlk üç madde değiştirilemez, dikta ve dayatma ile yapılamaz, kuvvetler ilkesi ayrılığından vazgeçilemez” olarak ifade etti.

Yargının bağımsız olmaması nedeniyle ortaya çıkan temel sorunlar bulunduğunu kaydeden Bal, bu sorunun çözümü için en radikal tedbirlerin anayasaya yerleştirilmesi, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını engelleyecek olan unsurların evrensel değerler ile sınırlandırılması gerektiğini söyledi. Bal başkanlık sistemi önerisini de, başkana padişah gibi kararnameler çıkararak ülkeyi yönetme yetkisi verdiğini söyleyerek eleştirdi.

Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Milletvekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Rıza M. Türmen, anayasının iki işlevinin iktidarı sınırlamak ile temel hak ve özgürlükleri korumak olduğunu söyleyerek, “Evrensel değerlerden uzak anayasa yaparsanız demokrasi ailesinin dışına itilirsiniz” dedi.

Türmen, Türkiye’nin bugün demokrasi bakımından çok büyük yetersizlikleri olduğunu belirterek, “Basının bağımsız olmadığı, öğrencilerin cezaevinde bulunduğu, telefonların dinlendiği ülkeye demokrasi denmiyor literitürde. Biz Türkiye’yi gerçek bir demokrasi ülkesi yapmak istiyoruz. Demokrasinin bütün kurumları ile yaşama geçirildiği bir anayasa yapmak istiyoruz” diye konuştu.

Demokrasinin kuvvetler ayrılığına dayandığını, bugün iktidarın elindeki gücün kuvvetler birliğine dönüştüğünü ifade eden Türmen, başkanlık sistemi önerisini son derece tehlikeli bulduğunu söyledi.

Türmen, “İktidar partisi kısa bir anayasa olsun istiyor. Anayasada az düzenleme yapıp, geri kalanı kanuna bırakılsın istiyor. İktidarın bugünkü çabası, iktidarı sınırlamayan bir anayasa yapmak… İktidar partisi özerk kurumların anayasa güvencesine sahip olmasını istemiyor. Bütün bunları birleştirirsek, bir taraftan başkanlık, diğer taraftan anayasa kısa olsun, üçüncü olarak özerk kurumları anayasal güvence dışına çıkarmak; demokrasinin koşulu dediğimiz, iktidarın elindeki güç yoğunluğunun güç paylaşımına dönüşmesine izin vermemektedir. En büyük problem budur” diye konuştu.

Adalet ve Kalkınma Partisi Ankara Milletvekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi Ahmet İyimaya, Türkiye’nin 1982’den bu yana anayasasını tartıştığını ama siyaset kurumunun bütün seçimlerde taahhütte bulunmasına rağmen bu anayasayı yürürlükten kaldırıp, toplumun istediği yeni bir anayasa inşa edemediğini söyledi. Bunun siyasetin ortak günahı ve kusuru olduğunu ifade eden İyimaya, “Bütün partiler geçen seçimde yeni bir anayasa yapacağız dediler. Bütün partiler biraraya geldik, eşit temsil temelinde anayasa yapma görevini üstlendik. Bu sadece Türk anayasacılık tarihinin değil, karşıt ve farklı iktidarlar ekseninden siyasal tarihimizin de ilk ve tek mutabakatı büyük bir demokrasi olayıdır, tarihin Türk siyasetine verdiği randevudur, bu randevunun kaçırılmaması lazımdır” dedi.

Uzlaşma komisyonunun çalışmalarına değinen İyimaya, “Ben uzlaşma komisyonunun çalışmasının hayırla sonuçlanacağına inanıyorum. Uzlaşma komisyonunun iki misyonu var: Anayasanın yürürlükten kalkması, yeni bir anayasa inşa edilmesi” şeklinde konuştu.

Anayasa hazırlama çalışması içinde zorluklar bulunduğunu belirten İyimaya, zor konuların, uzlaşma komisyonunda seçeneklerin zenginliği ile aşılabileceğini, uzlaşma komisyonu dışında parti ve liderler dinamiği ile seçenekli referandumla aşılabileceğini kaydetti.

İyimaya, başkanlık sistemi önerisine ilişkin eleştirilere, “Anayasanın sıfırdan kurulduğu bir zeminde, herhangi bir partinin herhangi bir teklifine, şu teklif edilemez, şu tartışılamaz denemez” yanıtını verdi.

Bütün meselenin işler bir yönetimi sağlamak olduğunu belirten İyimaya, problemlere özgür ağırlığından fazla abartılar yüklenmemesi gerektiğini ifade etti. İyimaya, “Uzlaşma komisyonu olarak çok iyi bir performans ortaya koyuyoruz. Elli dört maddede uzlaştık. Bana göre uzlaşma potansiyeli hala güçlüdür, yüksektir. Toplumda güçlü bir anayasa talebi var bu ırmağın önünü kesecek bir baraj inşa etmek mümkün değil” şeklinde konuştu.

 

Kaynak